Jön Türk Hareketi İçinde Prens Sabahattin

jön türk, jöntürkler jöntürk hareketi içerisinde prens sabahattin, prens sabahattin ve jön türkler, prens sabahaddin ve jön türkler

JÖN TÜRK HAREKETİ VE PRENS SABAHATTİN

Mahmut Celalettin Paşa’nın ailesiyle birlikte Paris’e yerleşmesinin ardından Jön Türk hare­keti daha da kuvvetlenmiştir. Ancak bazı siyasi tarih kaynaklarına bakıldığında Jön Türkler’le Yeni Osmanlılar’ın karıştırıldığı görülür. Bu nedenle öncelikle bu konu aydınlığa kavuşturu­lacaktır.
Yeni Osmanlılar Genç Türklerin aksine belli bir ideolojiye sahip değillerdi. Bu örgüt içinde birden çok ideoloji vardı ve bu ideolojiler de kesin ve net bir ayrımla açıklanamazdı. Yeni Os­manlılar’ın muhalefetleri baştaki yöneticiden çok siyasi düzene karşıydı ve siyasi düşünceleri daha çok anayasal monarşi tarafındaydı. Yeni Osmanlılar bürokrasinin üst katmanlarına karşı direnişe geçen memurlar topluluğudur. Herhangi bir parti kurmamış olan bu grubun Jön Türk­ler’den daha gelenekçi oldukları söylenebilir. Ancak ister batı yanlısı ister batı karşıtı olsunlar Yeni Osmanlılar’ın toplumun her kurumuna eleştiriyle yaklaşan, toplumda yeni bir arayışı başlatan, edebiyattan gazeteciliğe, orta eğitimden çocuk terbiyesine, tarihten ekonomiye kadar her alana el atan ve toplumun dikkatini bu konulara çeken, batıyı bütüncül bir yaklaşımla in­celeyen ilk aydın topluluğu olduğunu unutmamak gerekir. Ayrıca Yeni Osmanlılar’ın Jön Türkler’in doğuşunda ilham kaynağı olduğu unutulmamalıdır.[1]
Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler arasındaki farka kısaca değindikten sonra Prens Sabahattin’in Avrupa’daki faaliyetlerine geçilebilir. Yukarıda da değinildiği gibi Mahmut Celalettin Pa­şa Avrupa’ya geldikten sonra Jön Türk hareketinde de bir güçlenme oldu. Sultan Abdülhamid’in baskı rejimine karşı oluşturulmuş birçok örgüt ve cemiyet vardı ve bunların bir çatı al­tında toplanması gereği ortaya çıktıktan sonra Prens Sabahattin ve kardeşi Lütfullah Bey I.Jön Türk kongresini toplamak için yurt dışında bulunan bütün Jön Türkler’e genel bir çağrı yap­tılar ve yüksek sayıda katılımın gerçekleştirilmesi için finansal destekte bulundular. Kongre­nin yapılacağı haberini duyan Abdülhamid’in tüm engelleme girişimlerine rağmen 4 Şubat 1902 tarihinde kongre başladı ve 9 Şubata kadar sürdü. Kongrenin düzenlenme aşamasında başkanlık için Mahmut Celalettin Paşa düşünülmüştü ancak rahatsızlığı dolayısıyla fahri başkanlığa, kongreyi yönetmek için ise çabalarıyla büyük ilgi ve saygı kazanan Sabahattin Bey seçildi. Kongrede ortaya çıkan iki farklı görüş kongrenin ikiye ayrılmasına ve iki farklı cemi­yetin kurulmasına neden oldu. Birinci grup yalnızca propaganda ve yayın yoluyla inkılâp ya­pılamayacağım, uygar askeri kuvvetlerin de devrim harekatına katılmalarının gerekli olduğu-nu düşünüyor, ikinci grup ise yabancı hükümetlerin müdahalesini davet ederek ülkede ıslahatın yapılabileceğini düşünüyordu. Birinci grup Ahmet Rıza’nın başkanlığında Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti’ni kurmuşlar, ikinci grup ise Prens Sabahaddin önderliğinde Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’ni kurmuşlardır. Ancak Prens Sabahaddin’in yabancı müdahalesi konusunda şartları vardır. Prens’e göre ülkede yapılacak ihtilalden yabancı bir hükümetin istifade etmemesi için daha önceden bu durumu bertaraf edebilecek, bizim men­faatlerimizle menfaatleri uyuşan, demokratik ve hür bir hükümetle anlaşma yapılmalıdır, an­cak bu durumda yabancı hükümetin müdahalesi menfaatimize olabilir. Ahmet Rıza grubu ise yabancı devletlerin sadece Jön Türk hareketini desteklemelerini istiyorlardı. Kongrenin ikiye ayrılmasında etkili olan düşünce farklılıklarından biri de Ahmet Rıza grubunun amacının Meşrutiyet düzenini getirme ile sınırlı olmasına rağmen Prens Sabahattin grubunun amacının imparatorluğu kurtaracak sebepleri araştırarak ve bunları ortaya koyarak gerekli çözümleri bulmak olduğu söylenebilir. Zira Sabahattin Bey Meşrutiyet düzenini getirmekle çözüme ulaşılamayacağını, şekilsel bir inkılaptan ziyade toplumsal bir inkılaba ihtiyaç olduğunu düşü­nüyordu. Jön Türk Kongresi’nden sonra kongrenin ikiye ayrılması hem Jön Türk hareketini zayıflatmış hem de Abdülhamid istibdadının uzamasına neden olmuştur.[2]
Türk toplumbilimcileri. I. Jön Türk Kongresi’nden II. Jön Türk Kongresi’ne kadar geçen sü­rede Prens Sabahaddin bütün dikkatini Science Social ilmine vermiş ve Fransız düşünürleri eşliğinde bir ıslahat programı hazırlamıştır.[3]
İkinci kongrenin toplanması için öneri, ne Prens Sabahaddin’den ne de Ahmet Rıza’dan gel­miştir. Ermeni Taşnak Sutyun Fırkası delegesi, Ahmet Rıza ve Prens Sabahaddin’e teklif gö­türmüş, iki tarafın olumlu tavrı neticesinde Kongre 27 Aralık 1907′de toplanmıştır.[4]
Kongrenin başkanlığına yine Prens Sabahaddin seçilmiştir. Üç gün süren kongrede üç karar alınmıştır. Bu kararlardan birincisi Osmanlı Devleti’nin siyasi ve mülki istiklali ikincisi zama­nın yönetim biçimini değiştirmek üçüncüsü meşrutiyeti ilan etmektir. Bütün bu resmi kararlar Jön Türkler’i tatmin eden kararlar olabilirdi ama Prens Sabahaddin için birinci madde dışında büyük bir anlam ifade etmemişti. Zira Prens sosyal ve siyasi sorunların bu kararlarla düzeltile­meyeceğini biliyordu. 23 Temmuz 1908 tarihinde Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra bir­çok aydın gibi Prens Sabahaddin de babasının naaşım alarak İstanbul’a dönmüştür. Prens İstan­bul’da büyük bir saygı ve sevgiyle karşılanmıştır ve teşekkür etmek için önce Şeyhülislam’a sonra tüm ruhani liderlere ziyarette bulunmuş, Prens’in bu tavrı İttihat ve Terakki tarafından hoş karşılanmamıştır. Prens’in bu ziyaretlerinden sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti Prens’e yönelik çeşitli eylemlere girişmişlerdir. Bunlar, Prens’in konferanslarını sabote etmek, yayın yo­luyla sindirmek ve Prens’in bazı yasadışı olaylara karıştığını iddia ederek ona ölümle bitecek bir son hazırlamak. Prens’in yurtdışına çıkışına sebep olan olay ise 31 Mart Olayı’dır. Bu olayla ilişkilendirilen Prens hakkında idam kararı çıkartılmış ve daha fazla yurtta kalamaya­cağını aksi taktirde başının belaya gireceğini anlayan Prens bir süre saklanmış arkasından yurtdışına kaçmıştır. Bu arada İttihat ve Terakki’nin muhalefete karşı politikaları istibdat dö­neminin politikalarını aratmamış, hak ve hürriyetin tesisi umuduyla ülkeye geri dönen aydın­ları düş kırıklığına uğratmıştır. Yabancı devletler ise mevcut iç ve dış siyasetten memnun ol­madıkları için Osmanlı İmparatorluğu hakkında gizli müzakerelere devam etmişlerdir. Prens yurtdışında da yurtta olduğu zamanlardaki gibi isabetsiz gördüğü veya acilen harekete geçil­mesi gereken konularda hükümete mektuplar yazıyor, kendisi Avrupa devletlerinin temsilcile­riyle görüşmeler yapıyor, mutabakat sağlıyor ancak hükümeti ikna edemiyor böylece Osman­lı’ya karşı dış güçlerin harekete geçmeleri kaçınmaz oluyordu.

[1] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İletişim Yay., İstanbul, 1987, ss. 211-216
[2] Kongar, Emre, a.g.e., s. 92-96.
[3]  Nezahet Nurettin Ege, “Prens Sabahaddin, Hayatı ve İlmi Müdafaları“, İstanbul, Güneş Neşriyat, 1977. s. 98
[4] Kongar, a.g.e. ss. 97
Devamını Oku

Türk Tarihine Bakışımız Nasıl Olmalıdır?

Türk Tarihine Bakışımız Nasıl Olmalıdır?  / Nihal Atsız  [ Türkler Ansiklopedisi I. Cilt, s.195-201]

Türk Tarihine Bakışımız Nasıl Olmalıdır?

Onbeşinci yüzyılda, bizde, belirli bir tarih görüşü vardı; Türk tarihinin en eski çağları olarak Oğuz Han Destanı’ndan bahsolunur, sonra pek kısa bir Selçuk tarihi anlatılarak Osmanlılara geçilirdi. Böylece eski tarihçiler, Osmanlıları daha mühim ve üstün tutmakla beraber, Türk tarihini bir bütün halinde gözden geçirirlerdi.
Fakat bu tarih görüşü köklenmeden baltalandı. Hele, Hoca Sadeddin gibi bir müverrihin, eserine doğrudan doğruya Osmanlılarla başlamasından sonra, bizim için Türk tarihi sadece “Osmanlı tarihi” olarak kaldı. Ve daha önceki Türklerden, az veya çok, yabancı milletler gibi bahsedilmeye başlandı.
XIX. yüzyılda Müşir Süleyman Paşa ile başlayan tepki, bu yanlış görüşü sarsmaya başladı. Varlık ve başlangıcımızın Osmanlılardan daha ileride olduğu anlaşıldı. Eski Türklerden bahseden bölümler okul kitaplarına kadar girmekle beraber, Türk tarihi sıralanmış bir bütün haline konulmadı. Çünkü çeşitli hükümdar sülâlelerinin zamanları ayrı ayrı devletlermiş gibi ele alınıyor ve Türkler birçok yerlerde birçok devletler kurup bunlardan hiç birisini uzun müddet yaşatamamış bir millet gibi gösteriliyordu.
Halbuki gerçek hiç de böyle değildir. Çünkü Türk tarihi aralıksız bir bütündür. Mesele, onu sistemleştirmekten ibarettir.
***
Türk tarihine bakışımız nasıl olmalıdır? Bu pek mühim bir meseledir. Çünkü Türk tarihi; İngiliz, Alman veya Fransız milletlerinin tarihi gibi ele alınamaz. Bunun sebebi, Türk tarihinin, o milletlerin tarihi kadar basit olmayışıdır.
Bugün, dünyadaki belli başlı milletlerin nasıl meydana geldiğini biliyoruz. Çünkü bu, tarihin gözleri önünde olmuştur. Halbuki Türk milleti tarih başladığı zaman teşekkül etmiş bulunuyordu.
Bundan başka bu milletlerin tarihi, hemen hemen, hep aynı dar bir alanda geçtiği için, onların tarihlerini sıraya koymak kolaydır. Fakat, Türk tarihi için bu, mümkün müdür? Bazen Çin’de, bazen Mısır’da, bazen Avrupa’da gördüğümüz Türklerin tarihini bir çerçeveye sığdırmak güç bir iş gibi gözükür. Bundan dolayıdır ki şimdiye kadar Türkler, kırk yerde kırk devlet kuran bir millet sayılmış ve Türk tarihini kronolojik bir düzene sokmak teşebbüsü görülmemiştir.
Eskiden, tarihin destanlarla karışık olduğu zamanlarda, Türklerin kafasında daha sistemli bir tarih görüşü vardı. Bugün, birçok bilinmeyen gerçekler meydana çıktığı için, artık, o eski görüş ile yetinmek mümkün değildir. Bunun için bir yeni tarih sistemi bulmak zorundayız. Milliyetçi olduğumuz ve büyük Türk birliğine inandığımız için de, tarihimize vereceğimiz sistem, dileklerimize uygun olmalı ve bu sistem, bize yalnız geçmişimizi en parlak şekilde göstermekle kalmamalı, aynı zamanda ilerisi için de yol çizmelidir.
***
Birçok milletler için tarih, bir vatan tarihidir. Meselâ Fransızlar için vatan tarihinden başka bir tarih usulü gütmek mümkün değildir. Bundan dolayı da Fransızlar için millet, o vatan içinde oturan ve birbirine karışan insanların topluluğundan doğan varlık demektir. Çünkü Fransızlar ne Gol, ne Lâtin, ne de Germen olduklarını iddia edebilirler. Bu unsurların hepsinin aynı vatanda karışmasından doğan bir millet oldukları için, vatan tarihini esas olarak almaya mecburdurlar.
Araplar için tarih, bir millet tarihidir. Çünkü, vatanlarının sınırları değişik kalmakla beraber, bu millet, uzun asırlar devletini kaybetmiş, fakat milli varlığını saklamıştır.
İngilizler içinse tarih, bir devlet tarihidir. Çünkü, vatan dışına çıkınca kültür bakımından İngiliz kalmakla beraber İngilizden başka bir isim taşıyan İngilizler esas varlıklarını ana devletlerinde korumuşlardır.
Bununla beraber bu hükümler kesin sayılamaz. Fransızlar için vatan-devlet, İngilizler için devlet-vatan esasının varlığı da söylenebilir. Kesin olan şudur ki, tarihi kuruluşları başka olan milletler için, tarih sistemi de başka başkadır.
Bize gelince: Bizim şimdiye kadar sahip olduğumuz “tarihi görüş”ümüz yanlıştır. Çünkü bizim için millet-devlet esasını kabul etmek milli menfaatlerimiz için daha uygun olduğu halde, biz millet tarihi şöyle dursun, devlet ve vatan tarihini bile bir yana bırakarak, yalnız sülâle ve rejim tarihini esas olarak kabul ettik. Her sülaleyi bir devlet sayarak, şimdiye kadar, sülaleler sayısınca devlet kurduğumuzu ileri sürdük. Fakat düşünmedik ki o kadar devlet kurduksa, bunların hiç birisini de yaşatamamış olduk!
Halbuki elimizde, her zaman bir Türk devleti vardı. Çünkü gerçekte bu kadar devlet kurmuş değil, bu kadar sülâle değiştirmiş bulunuyorduk. Tarihi hayatları uzun olan bütün milletlerde olduğu gibi, bizde de birtakım hükümdar sülaleleri gelmişti. Başka milletler onları hükümdar sülâleleri diye saydıkları halde, biz, ayrı devletler diye kabul ettik. Bu çeşit hükümdar sülâlelerinin zamanlarını ayrı devletler olarak kabul etmek elbette ki yanlıştır. İngiltere’de, Fransa’da sülâleler nasıl birbirlerinin ardından gelmişse ve Fransa’da Kapet, Burbon, Orlean, Napoléon; Almanya’da Saksonya, Frankonya, Baviyera, Habsburg; İngiltere’de Anju, Tudor, Stuard Devletleri yoksa ve bunlar sadece hanedanlar ise; bunun gibi, Türkelinde de Kun, Gök, Türk, Uygur, Selçuk, Osmanlı Devletleri yok, sülâleleri vardır. Bazan iki veya daha çok sülâle idaresinde daha çok siyasi Türk zümresinin bulunması ve bunların birbirleriyle çarpışmaları bu kuralı bozamaz. Nasıl ki Almanya’da düne kadar aynı zamanda hâkim olan birçok sülâleler bazan birbirleriyle çarpıştıkları, hatta bunlardan bazıları Fransızlar ile birleşerek öteki Almanlara karşı yürüdükleri halde Alman Devleti bir devlet sayılıyor idiyse, bizde de aynı şekilde bir devlet olmak gerekir. Eğer bütün milletler tarihlerini bizdeki gibi değerlendirselerdi, o zaman, meselâ İngiltere’de İki Gül Savaşı’nda iki devlet bulunduğunu kabul etmek lazım gelirdi. Yine Fransa’da, kontlukların kuvvetlenip kral nüfuzunun gücünü kaybettiği zamanlarda, birkaç devlet bulunduğunu kabul etmek gerekirdi. Hele XVIII. ve XIX. yüzyıllar Almanyası, içinden çıkılmaz bir hâl alır, belki de Almanya denilen varlığın inkâr edilmesi lüzumu baş gösterirdi.
Bizim tarihlerimizin, böyle aykırı bir şekilde yazılmasında hanedancılık zihniyeti büyük rol oynamıştır. Hanedanın kutsal bir varlık sayılması, onun düşmesiyle devletin yok olduğu düşüncesini doğurmuştur. Halbuki bu gibi hallerde değişen şey, zamanımızın kabine değişmeleri ile kıyaslanabilecek kadar basittir. Meselâ Doğu Türkelinde Gök Türk hanedanının düşüp Dokuz Oğuz hanedanının kurulması yeni bir devlet doğması gibi sayılabilir. Gerçekte ise aynı devlette hanedan değişmiştir. Halkı, sınırları, toprağı, teşkilâtı, dili, geleneği aynı olan bu iki devre arasındaki ayrılık, yalnız, başlarındaki hanedanın ayrı oluşundadır. Onun için, Göktürkler ile Dokuz Oğuzlara, nasıl, ayrı iki devlet diye bakabiliriz? Düşünmeli ki, Dokuz Oğuz devresi Göktürk devresinin tekâmülünden başka bir şey değildir. Ve nihayet, eğer, bizdeki hanedan değişmeleri başka milletlerdeki hanedan değişmeleriyle aynı şartlar içinde olmuyorsa, bunun sebeplerini milletlerin ruhî farklarında aramalıdır.
Şu halde, hanedanları ayrı devlet saymak, hanedancılık zihniyeti ile hareket etmek değil midir?
Bir de günümüzün tarihinden örnek alalım: Bizde hâkim olan yanlış tarih telâkkisine göre, Osmanlı Devleti yıkılmış, onun yerine Türkiye Cumhuriyeti gelmiştir. Bu düşünüş de yanlıştır. Çünkü, bir Osmanlı Devleti yoktu ki yıkılmış olsun. Sadece Osmanlı hanedanı vardı. Yıkılan odur. Yâni devlette rejim değişmiştir. İşte o kadar…
Sonra şunu da unutmamak gerekir ki; eğer biz, yıkılan sülâleleri devletler gibi gösterirsek, bundan, devletlerin siyasi hayatta istikrara sahip olmadıkları, devletlerini uzun zaman yaşatamadıkları sonucu da çıkar. Milletlerin ruhiyatı yüzyıllar içinde değişmediğine veya pek az değiştiğine göre, bu, Türkiye Cumhuriyeti’ni de uzun müddet yaşatamayacağımız gibi bir düşünceye yol açabilir. Bundan kazanacak olan da, elbette, biz olamayız.
Milletlerin hayatında iç savaşlar ve karışıklıklar görülür. Fakat bundan, hiçbir zaman o devletin ikiye ayrıldığı mânâsı çıkmaz. Eğer, böyle olursa, merkeziyetçi olmayan eski Türk idare şekline göre, milletimizin, pek dağınık bir hayat yaşadığı, birleşip devlet kuramadığı gibi bir mânâ da çıkabilir.
Yine, bazı iç karışıklık ve ayrılıkların uzun sürdüğü de olur. Anadolu’daki beylikler devri gibi. Bu beyliklerin hepsini birer devlet sayabilir miyiz? Bu, büyük bir yanlış olur. Çünkü gerçekte olan şey, batı Türklerinin başsız kalmalarından ibarettir. Nitekim 1806-1871 arasında Almanya da başsız kalmış, fakat kimse Prusya, Baviyera, Saksonya, Vurtemberg vesaireyi ayrı birer devlet saymamıştır. Tarih yine Almanya tarihi olarak sayılmış ve okunmuştur. Halbuki biz hâlâ, her sülaleyi ayrı devlet sayıyor ve Türkiye tarihi deyince, pek pek, Osmanlı hanedanı ve cumhuriyet devrini anlıyoruz.
***
O halde, bu yanlış görüşü nasıl düzeltmeliyiz?
Türk tarihini, ancak kendi şartlarımıza göre gereken değişiklikleri göz önünde tutarak, başka milletlerin kendi tarihlerini ele aldıkları usul gibi bir usulle değerlendirmek suretiyle bir düzene sokabiliriz.
Bu yolda yürüyünce, Türk tarihini ilk önce ikiye ayıracağız:
1- Anayurttaki Türk tarihi,
2- Yabancı illerdeki Türk tarihi.
Anayurttaki Türk tarihi, en eski çağlardan XI. yüzyıla kadar yalnız Doğu Türkelinde geçer. Bu Doğu Türkeli deyimine, bugünkü Moğolistan ile Moskof Avrupası’nın doğu bölümleri de girer.
XI. yüzyılda batıda, ikinci bir anayurt daha kurulmuştur: Türkiye… Bu da Anadolu, Erran, Azerbaycan, Irak ve Kuzey Suriye’den meydana gelen yurttur.
Doğu Türkeli ve Türkiye tarihleri, aralıksız bir bütün halinde Türklerin tarihidir. Hem de bu iki vatanın bazen birleşmeleri haliyle…
Yabancı illerdeki Türk tarihi ise, hâkim Türk sülâlelerinin yabancı milletlere dayanarak kurdukları devletlerin tarihidir. Bunlar sürekli olmamış, bir Türk sülâlesiyle o sülâlenin buyruğundaki bir Türk ordusunun başka milletlere hükmetmesiyle başlayarak, sonunda bu Türklerin yabancı çoğunluklar arasında dillerini ve milliyetlerini kaybetmeleri şeklinde devam etmiştir. Bu devletleri, bütün hayatları boyunca Türk devleti saymaya imkân yoktur. Meselâ bugünkü Mısır Devleti, Türk askerlerine dayanan bir Türk hanedanı tarafından kurulduğu halde, bugün Mısır tamamıyla bir Arap devleti olmuştur. Bunun için Çin, Hindistan, İran, Doğu Avrupa ve Mısır’da kurulan Türk devletlerini, hanedan ve ordu Türk karakterini taşıdığı müddetçe Türk tarihi kadrosuna sokabiliriz. Hanedan ve ordu Türklüğünü kaybettikten sonra onları Türk tarihi içinde görmeye imkân yoktur.
Buna göre, Doğu Türkeli ve Türkiye tarihlerinin şemalarını şöyle çizebiliriz:
Doğu Türkelinde:
Sakalar çağı      M.Ö. VII. – M.Ö. III. yy.
Kunlar çağı M.Ö. III. – M.S. 216
Siyenpiler çağı  216 – 394
Aparlar çağı      394 – 552
Gök Türkler çağı          552 – 745
Dokuz Oğuzlar - On Uygurlar çağı      745 – 840
Uygurlar çağı    840 – 940
Karahanlılar çağı           940 – 1123
Karahıtaylar çağı          1123 – 1207
Sekizler çağı     1207 – 1218
Çengizliler çağı 1218 – 1370
Aksak Temirliler çağı    1370 – 1501
Özbekler çağı   1501 – 1920
Türkiye’de:
Selçuklular çağı            1040 – 1249
İlhanlılar çağı     1249 – 1336
Büyük beylikler çağı     1336 – 1515
Osmanlılar çağı 1515 – 1922
Cumhuriyet çağı           1923’ten itibaren
***
Ciddî ilim adamlarından meydana gelecek küçük bir tarihçiler grubu, bu şemayı tartışıp, eksik ve yanlış taraflarını bulup düzelttikten sonra, Türk tarihi bu esaslar üzerinde yeniden ele alınmalıdır. Bu yapılmadıkça, okullarda tarihimizi Türk çocuklarına hazmettirmek imkânsız olmaya devam edeceği gibi, milletçe geçmişimize saygısızlık göstermiş olmaktan da kurtulamayız.
Devamını Oku

Nasa’dan Yeni Bir Robot: R2

 
Nasa durmak bilmiyor.Nasa ve General Motors’un yeni robotu R2 kendi kendine merdiven çıkıyor veya koltuğa oturabiliyor.R2 robot dünyasındada yeni bir çağ açtı.Eski filmlerde gördüğümüz o robotlar yavaş yavaş gerçek olacağa benziyor.R2 ileride uzayda spirit vb. teknolojilerle beraber kullanılacak.Buda gerçek insan hareketliliği sağlayacak.
Devamını Oku

HD5000 e Yeni Bir Model Eklendi-HD5570

 
Amd HD 5000 serisi içinde HD 5570 isimli modeli çıkarttı.Serinin en düşük modeli olan HD5450 ile HD5670 in arasını dolduracak.Bu model 650 MHz çekirdek,900 MHz bellek frekansına sahip olacak.TDP ise 42.7 Watt olacak.Modelde 128 bit arayüz ve GDDR3 bellekler kullanılacağı belirtildi.
Devamını Oku